Crysis 2 Kasma Çözümü - Artıları Eksileri


Not: Konu spoiler içerir.

Crysis 2 Artılar:
- Optimizasyonu harika.
- Grafik ayarlarında hangisini seçerseniz seçin 3 ayarda harika grafik sağlıyor.
- Fizikler mükemmel.
- Nanosuit 2 harika. Nanosuit 1 e göre hem daha güçlü hem daha farklı yetenekleri var hemde geliştirilebiliyor.
- Crysis 2 için denilebilecek tek şey mükemmel bir oyun olduğu. Crytek yine harika ötesi bir oyun yapmış.

Crysis 2 Eksiler:
- Alcatraz konuşmuyor.
- Bazı ara videolar Türkçe hazırlanmamış.
- Grafik ayarlarında ince ayar bulunmuyor. Türkçe sürümünde oyuncu, kararlı ve gelişmiş ayarları bulunuyor.*(Özel bir yama ile ince ayar yapılabiliyor. Bu yamayı konunun sonunda verdim.)
- Kendiniz save yapamıyorsunuz ve oyun aralarındaki save ler biraz uzun aralıklı.

Kasma sorunu olanlar için birkaç çözüm:
- Eğer Crysis 2 bilgisayarınızda kasarak çalışıyorsa Windows XP ile oynayın. Daha az işlemci, ram kullanılacağı ve directx 9 modunda çalışacağı için kasmaya çözüm olacaktır.
- Ekran kartı vs. driverları güncelleyin.
- Oyunu oynarken bilgisayar arkaplanda başka işlerle uğraşmasın.

Ayrıca grafik ayarlarında ince ayar yapmak isteyenler aşağıdaki yamayı indirip içerisindeki metin belgesinde yazanları uygulayarak kendileri oyun içinde bulunmayan ince ayarları yapabilirler. (AA açma kapama ve 2x,4x,8x vs. olarak değiştirme gibi.)

Crysis 2 ince ayar programı
Share:

Far Cry 2 %100 Türkçe yama (Oyunceviri.com)


Far Cry 2 için Oyunceviri.com tarafından %100 Türkçe yama hazırlandı. Far Cry 2'de artık menü, görevler ve konuşma altyazıları %100 Türkçe.
Türkçe yamadan bir video:



Far Cry 2 Türkçe yama için indirme linki ve resimleri için: Oyunceviri.com

Not: Far Cry 2'ye Türkçe yamayı kurmak için oyunun 1.03 sürümünün yüklü olması gerekiyor. Eğer sizdeki daha eski bir sürümse 1.03 yamasını kurmalısınız. Far Cry 2 1.03 patch
Share:

Uploaded.to Premium Hesap 35 Adet

Hotfile'a açılan dava sonucunda telif hakkı nedeniyle dosyalar silinmiş sonrada bu dosyaları yükleyen ve indiren milyonlarca kullanıcı mağdur olmuştu. Artık hiçbir site bu nedenle Hotfile.com a dosya yüklemiyor. Mesela bir oyun sitesine girdiğinizde artık verilen indirme linklerinde diğer alternatif siteler yer almaya başladı. İşte o alternatif sitelerin içlerinde en güçlülerinden biride Uploaded.to sitesi.

Elimde 35 adet Uploaded.to premium hesapı bulunmakta ve siz alıcılarını bekliyor.

Tüm hesaplar 1 aylıktır.
Hesapların Son Kullanma Tarihleri:
6 adedi 16 Nisan 2011
29 adedi 15 Nisan 2011

Adet Fiyatı: 5 TL
Tümünü Alırsanız Adef Fiyatı: 3 TL (3 TL X 35 = 105 TL dir)

ÖDEME ŞEKLİ: Nesine.com, Oley.com, Turkcell TL, EFT
Share:

Anket Doldur Para Kazan YALANI

Anket doldurarak para kazanmayı vaadeden sitelerin sayısı gün geçtikçe artmaya ve bilinçsiz internet kullanıcılarıda gün geçtikçe bu sitelere para kaptırmaya devam ediyor.
İnternet, xticaret referans linki dışında yüzlerce sayfada anlattığı şeylerden 1 kuruş bile ödeme alamamış kişilerin böyle hayal içerikli siteleriyle dolu.

Anket doldurarak binlerce dolar kazanılabileceğini iddaa edip kitabı yazıp satılığa çıkaran ile xticaret.com üzerinden komisyon almak için referans linkini veren kişiler işe yaramaz, boş safsatalarla bilinçsiz internet kullanıcılarının paralarına gözdikiyorlar. Hedefte ise, internet kullanım bilgisi düşük, internetten para kazanma cümlesi biryerlerden kulağına gelmiş insanlar bulunuyor. Bu insanlar internetten para kazanma mevzusunu ararken ilk karşılaştıklar genelde anket doldur para kazan kitapları satanların siteleri olduğu için dakika bir gol bir oluyor, hemen ağa takılabiliyorlar.

Bu tip sitelerde "evet sende kazanabilirsin hemen xticaret refimden kitabı al" mantığı dışında 1 gram mantık bulunmuyor. Zaten, Türkiye ülke sınırları içerisine ödeme yapan anket sitesi yok. Ama bundan kitabı yazan ve komisyon için kitabı xticaret.com üzerinden kendi refiyle satan kişiler asla bahsetmiyor. Tek yapılan şey allayıp pullayıp kansere çözüm mucize ilaç gibi kitabı pazarlamak.
Böyle hayal ürünlerine kanmamak, dikkatli olmak gerekiyor. Anket doldurarak o paralar gerçekten alınabilse zaten kimse size gelipte "bu kitapta nasıl yapıldığı anlatılıyor sen satınalda bende komisyon kazanayım" demez. Ebesinin üzerine bile hesap açmaya uğraşır senle muhatap bile olmaz.

Bu tip sitelerde amaç ordan burdan internetten para kazanmayı duymuş ama hiçbir bilgisi olmayan cahillere beş para etmez boş şeylerin doldurulduğu e-kitaplar satmaktır. Zaten kitabı satan kişininde size kitabı satarken aldığı para dışında reelde anlattıklarından kazandığı 1 kuruş dahi yoktur..

Ha, "ben çok merak ediyorum" diyorsanız internette kitaplarda yazılanların kat kat fazlasını anlatanlar mevcut zaten. Ama Amerika, Kanada, İngiltere gibi ülkelerde yaşamıyorsanız boşuna ümitlenmeyin derim ben. Sakın ama sakın "günde 30 dakikanı ayır, aylık 5000 dolar kazan" vs. gibi boş laflara kanıpta cebinizdeki paranızı böyle boş şeylere kaptırmayın. Yoksa sonra sizde xticaret'ten elinizdeki kitabı satar hale gelirsiniz başkada birşey olmaz.

Gökhan Blog tarafından bilinçlendirme amaçlı yazılmıştır. Bu boş safsatalara kanmamanız dileğiyle..

Buna ek olarak şu konuyuda okumanızı öneririm: AdSense ve İnternetten Para Kazanma Gerçekleri
Share:

Blogger Erişim Yasağı Kalktı

Digitürk'ün korsan lig tv yayını nedeniyle açtığı dava sonucu erişimi engellenen Blogger.com ve Blogspot.com IP adreslerine erişim yasağı kaldırılıyor.

Blogger kullanıcıları ve Google tarafından mahkemeye verilen dilekçelerden sonra, mahkeme erişime engellenen Blogger ve Blogspot IP adreslerine erişim yasağını kaldırdı.

Resimdeki belgedede görüleceği üzere mahkeme engellenen 6 IP adresinin erişime yeniden açılması için gerekli kararı onaylamış. Geriye tek bir şey kalıyor. İnternet servis sağlayıcılar ellerine gerekli belge ulaşır ulaşmaz bu IP adreslerinin engelini kaldıracaklar.

Gökhan Blog'da Blogspot.com sunucularından çekilen birkaç küçük modül dışında bir sorun yoktu ama .blogspot.com alt domainiyle bloglarını yayınlayanların yıllardır verdikleri emekler yokolmuştu.

IP adreslerine erişim birkaç gün içinde açılacak..
Share:

Ölmüş Hotfile Linklerinden Dosya İndirme


Aslında herhangi bir foruma üye olanlar son zamanlarda bu konuyu sıkça görmüşlerdir ama görmemiş insanlarında bundan yararlanmasını sağlamak amaçlı Gökhan Blog'da da bir konusu bulunsun diye yazıyorum.

Hotfile.com'a gelen mahkeme kararı nedeniyle hotfile, telif hakkı içeren dosyaları silmiş ve yükleyen hesaplarıda kapatmıştı. Aslında burda silmiş demek doğru olmaz, bize dosyayı göstermiyor demek daha doğru olur.

Herhangi bir hotfile linkine tıkladığınızda bu dosya telif hakkı nedeniyle silinmiştir gibi bir yazı görürseniz üzülmeye gerek yok. Dosyaya ulaşabilmek için tek yapmanız gereken site adresinin başına "new." kelimesini koymak.

Telif hakkı nedeniyle herhangi bir dosya linki veremiyorum ancak silinmiş olarak görülen dosyalara şu şekilde ulaşılabiliyor:

Silinmiş örnek link: http://hotfile.com/gokhanblog.rar.htm
Silinmiş görünen bu dosyaya ulaşmak için: http://new.hotfile.com/gokhanblog.rar.htm

Hotfile.com ne zaman bunu çözdüğümüzü anlayıp iptal eder veya iptal eder mi orası şimdilik bilinmiyor. Daha önceden ölü olarak gördüğümüz önemli linkleri başlarına "new." yazarak denemekte yarar var..
Share:

DUYURU: Reklam Alınacaktır


Günlüğü 30 kuruştan başlayan fiyatlarla Gökhan Blog'a reklam verebilirsiniz. Detaylar konunun devamında:

Alexa: 440k
Dmoz: Kayıtlı
Site yaşı: 4

Alınacak Reklamlar:

- Tanıtım yazıları
- Linkler
- 125x125 banner
- 280x160 banner
- 250x250 banner
- 300x250 banner

Ödeme şekli: Nesine.com, Oley.com, EFT, Takas*

Reklam ücretleri ve reklam anlaşması için İLETİŞİM sayfasını kullanabilirsiniz. Dileyenlerle uzun süreli anlaşmalarda yapılır. Standart reklam anlaşmaları ise 1, 3, 6, 12, 24 ay şeklindedir.

* Takas işlemleri elektronik cihazlarla uzun süreli reklam anlaşmalarında yapabilir.
Share:

AdSense ve İnternetten Para Kazanma Gerçekleri

Bizimkisi biraz "fare dağa küsmüş, dağın haberi olmamış" durumu.

Aslında yazıyı R10.net'te bir konuya yazıyordum ama baktım hafif coşmuşum bari blog üzerinden yazıya biraz daha eklemeler yapıp yayınlayalım dedim. Daha fazla kişiye ulaşması ve daha fazla kişinin bu mantığı kafasında oturtması umuduyla yazıyorum. Konu Google AdSense hakkında bir yanlış düşünce üzerine yazılmış ve son gelen düzeltme mesajıyla farklı bir konuyla devam etmiştir:

Hala bazı insanlar kafalarında AdSense'ın işleyişini oturtamamış sanırım. Türkiye'deki kullanıcıların gelişmiş ülkelere göre az kazanması gayet doğal birşey.

3 farklı kategoride dünya ülkeleri yeralır. 1. dünya ülkesi, 2. dünya ülkesi ve 3. dünya ülkesi. Türkiye dış kaynakların %90'ında 3. dünya ülkesi konumunda bulunuyor. Hani biz birşeye önyargılı davranırız ya, işte onlarda bize o önyargılarıyla davranıyorlar. Yani bu kazançlar gayet normal. Şunu unutmayın; Hiçbir şirket asla asgari ücreti 2 bin euro olan ülkeyle asgari ücreti 650 tl olan bir ülkeye aynı yaptırımı uygulamayacaktır. Zaten böyle düşünen biriyseniz işiniz çok zor.
AdSense'dan kazanmak için 3 önemli konuyu kafanızda oturtmanız şart. Birincisi sitenizin hitap ettiği dilin ülkesi, ikincisi site içeriğinizin çıkarttığı reklamlardaki rekabet, üçüncüsüde reklamlarınıza tıklayanların uyrukları.

Kafanızda mantık oluşturabilmeniz için şöyle bir örnek vereyim size: Ben geçen sene Cebit Bilişim Fuarına gittim ve durum içler acısıydı. Almanya, Hannover'de düzenlenen Cebit Fuarına Nokia, Microsoft, Sony gibi devler katılırken bizim ülkemizdekinde ise bi tarafta kalem kamera satanlar diğer tarafta teknoloji dükkanı açıp ürün satanlar falan vardı. Almanya'da düzenlenen teknoloji fuarlarında Crytek gidip millete Crysis 2'nin betasını oynattırırken bizim ülkemizdeki fuarlarda millet kalem kamera falan satıyor böyle bir absürdlük ayrı konu zaten. Ülkemizdeki teknolojiye verilen değer bu kadar yerlerde sürünüyor işte.

Aslında burada birazda bizde suç. Kısa süreli menfaatlerimiz için uzun süreli güzel işlerin içine etmekte halk olarak çok başarılıyız. Böyle davranıp, aslında sistemi kendimiz daha önceden menfaatimiz için bozuyorken daha sonra iş bizden geçince "yok ben kaldırdım, sende kaldır" gibi şeylerle çözülebilecek bir durum değil bu. O kadar basit olsa ülkece kaldırırdık zaten..

Mesela bizim ülkemizdeki yerel reklam veren 0,001 kuruşa bile sitelerde reklam yayınlatabiliyorsa artık tartışacak bir mevzu yoktur zaten. Biz, kafamızda bu sistemin işleyişini oturtmadıkça daha çok uzun süreler bu işlerle kafamızı yorarız gibime geliyor.

Birde son zamanlarda anket doldurup para kazanmayla ilgili konular ve tecrübe edenlerin şikayetlerini görüyorum. Eğer anket işine bulaşmadıysanız hala şanslısınız demektir. İnternette, sözde anket sistemlerinden çok paralar kazanılacağını vaad eden e-kitapların sayısı birhayli çoğaldı. Size buradan şunu belirteyim. Evet gerçektende internetten anket doldurarak binlerce dolar para kazanılabilir ama siz kazanamazsınız. Neden mi peki? Çünkü bu paraların size ödenmesi için Amerika, Kanada, İngiltere gibi ülkelerde yaşıyor olmanız gerekiyor. Ama bazı arkadaşlar iştahla herkesin anket doldurarak binlerce dolar kazanacağını vaad eden e-kitaplar satmaya çalışıp, son bir internetten para kazanma umuduyla cebindeki son parayı bunlara kaptıracak kişiler arıyorlar. Zaten bu kadar basit olsa kimse oturup e-kitap satmakla kafa yormazdı..

Konu bitti, şimdilik.. Bu arada uzun bir süreden sonra ilk defa bir konuyu resimsiz yayınlıyorum. Gerek duymadım resime, yazı gayet açık zaten ki bunları anlayamayacak yapıdakilerin acil bu sayfayı kapatıp hemen online oyunda canavarlarına level kasmalarını öneririm..
Share:

CRYSIS 2 Türkçe Video

Cevat Yerli, Crysis 2 alpha sürümünün korsanlar tarafından çalındığını ve torrentlere sızdırıldığını, bu yüzden çok üzgün olduklarını duyurmuştu ve oyuncuların bu dosyayı indirmeyip yapımcılara destek olmalarını istemişti.

Crysis 2 yapımını takip edenlerin bildiği gibi Crysis 2, önceki Crysis oyunu gibi Türkçe dil desteğiyle hazırlanyordu. Şimdi ise sizlerle www.gokhanblog.com olarak, başka yerde bulamayacağınız Crysis 2 Türkçe videosunu paylaşıyorum. Videonun internete sızan Crysis 2'nin alpha sürümünden olduğunu hatırlatıyorum.

İşte Crysis 2 Türkçe Video:


Crysis 2, 25 Mart'ta PC/XBOX 360/PS3 için piyasaya çıkacak. Cevat Yerli, Crysis 2 için dünyanın şimdiye kadarki gelmiş geçmiş en iyi oyunu olacağını söylüyor. Yukarıdaki videoyu izleyince sizde benim gibi Cevat Yerli'nin bu sözüne hak vereceksinizdir.

Crysis 2 Türkçe videosuna baktığımızda henüz sistem gereksinimleri açıklanmayan Crysis 2'nin gerçektende muhteşem bir oyun olacağını görüyoruz. Sanırım oyunun yapımı bitmiş ancak optimizasyon konusunda çalışıyorlar hala. Umarız Call of Duty 6: Modern Warfare 2 gibi güzel bir optimizasyona sahip olur.

Sizce bilgisayarınız Crysis 2'yi kaldırır mı?
Share:

Cartel - Bir Oluruz 2011 Yeni Albüm

Çocukluğumuzun rap grubu Cartel, yeni albümüyle 15 yıl aradan sonra müzik piyasasına geri döndü. Cartel 2011 yeni albümü 18 Şubat ta çıkıyor..

İşte 2011 yeni albümünün çıkış şarkısı: Cartel - Bir Oluruz


"Bu zamanda geri dönmenin ne gereği vardı" diye sorası geliyor insanın. Önceki albümün üzerinden 15 yıl geçmiş, her ne kadar albümdeki diğer müzikleri bilmesek te albümün çıkış şarkısı diye klip çekip orada burada tanıtılan şarkınında yeni nesile hitap edecek pek bir tarafı yok gibi. Ne bileyim 40 yaşına merdiven dayamış adamların eski efsaneliklerinden hala nemalanmaya çalışmaları, 20 yaşında genç gibi klip yapmaları gereksiz ve tuhaf gibi.

Keşke o kafamızdaki efsane Cartel en büyük cehennemden çıkan çılgın Türk olgusunu değiştirmeye çalışmasalardı. Biz mutluyduk hala 15 sene önceki o müzikleri dinlemeye.. Keşke o 1995 te ki Cartel kafamızda kalsaydı hiç gerek yoktu gerçekten buna.

Albümdeki diğer şarkılarda bu çıkış şarkısındaki gibiyse, albüm çıktıktan bir süre sonra fanatikleri dışında pek dinleyen göremeyebiliriz. 15 sene sonra çıkarılan albümün müziği böyle olmamalıydı.. Beğenen beğenir tabi Cartel bu, Ceza ve Sagopa'nın yaptığı rapin babası, ama benim pek beğendiğim söylenemez şu videodaki şarkıyı. Daha iyisi olabilirdi, işte biz geldik buradayız demek için son anda yapılmış gibi...
Share:

Nivea Hediyelerim Geldi

Geçen gün Nivea'dan gelen maili ve gönderilecek 45 TL değerindeki ürün paketinden bir tanede benim kazandığımı söylemiştim. Ürünler kargo ile az önce geldi.
Hediye paketi içerisinde şunlar var:

- Silver Protect Tıraş Jeli
- Sport Saç ve Vücut Şampuanı
- İnvisible Power Deodorant Sprey
- After Shave Tıraş Sonrası Losyon
- SOS El Kremi

Önceden tıraş jeli konusunda Arko ve Gibbs tecrübelerim vardı. Deodorant konusunda da Rexona işimi görüyordu. Daha öncelerden Nivea'nın balsamını ve üsttekinden farklı bir model tıraş jelini kullanmışlığım var. Deneyelim bakalım..
Share:

Nivea'dan Herkese Hediye Yağmuru


2008 senesinde Nivea traş jeli ile balsam göndermişti ve buradaki linkte bu kampanyayı duyurmuştum.

Geçen gün üstteki konuyla içerikli bir kampanya maili elime ulaştı. Daha önceden verilen bilgileri güncelleyen herkese Nivea deneme ve seyahat türü ürünler ve formu her dolduran 50. kişiye 45 TL lik Nivea hediye paketi verilecekmiş.

Bugün ilk açıklanan listeye baktığımda kendi adımı da gördüm. Formu dolduran 50. kişiden biri de ben olmuşum. Verilen linkler kişiye özel olduğu için burada direkt kampanya linki veremiyorum ancak daha önceden Nivea kampanyalarına katılmış olanlar, kendilerine özel link üzerinden 2. listeye belki adlarını yazdırabilir veya diğer numuneleri almaya hak kazanabilirler.

Daha önce kampanyaya katılmamış olanlar Nivea'nın sitesindeki iletişim bölümünden numune ürün talebinde bulunabilirler.
Share:

Smile Adsl - Ben Gülüyo Muyum?!

Zabaanan telefon çalınca uyandım. Belki sizi de araşmışlardır bilemiyorum ama beni aradılar.

Ttnet kullanıyorum ve smile adsl (kendi yazımlarıyla küçük harf) sabah arayıp uykumu mahvetti.

Neymiş; yok "2 yıl üyemiz olun" da, yok "şu kadar ay şu kadar fiyat ondan sonra bu kadar bıdı bıdı" diye kız anlatmaya başladı ama anlatmadan önce Ttnet üye adımı, tarifemi söyledi ve telefon numarasınıda biliyordu.(Anam basıldık :) Beni yakaladı, sen kaç :) )

Kim bunlara bu bilgileri satıyor bilmiyorum ama uykulu, hıhı hıhı diye konuşacak haldeyken aradıkları için kız önündeki a4 kağıdının sonuna gelmeden ben konuşmayı yarıda kesip kapadım telefonu. Ondan sonra ayılmamında etkisiyle aklıma geldi sorsaydım keşke bu bilgileri nerden bulduklarını falan dedim ama kız telefon yüzüne kapanınca daha aramadı.

Bu hikayede böyle bitti. Ömrümüzün sonuna kadar Ttnet ile pembe panjurlu evimizde mutlu mesut yaşadık. Biz çıktık kerevetine, Allah'ta sahte gülücüklere akıl fikir vere..

Napak kanka, inanakmı :)
Share:

Gökhan Blog 4 Yaşında!

Birkaç gün gecikmeden sonra sonunda yazma fırsatı buldum ve yazıyorum.

Gökhan Blog'u ilk açtığım günlerde aklımda bu kadar ilerletmekle ilgili birşey yoktu ve bi süre ücretsiz blogspot.com uzantısında yayın yapıyordum. İlk başlarda hiç yazılarım beğenilsin, takip edileyim, o dur bu dur tarzı şeyleri aklımdan geçirmiyordum. Google'ın Blogger servisini daha önceden duymuştum ve üyeliğim vardı ama blog yazmıyordum. Sonra forumlardan çıkınca kendimi birkaç blogda konu okurken buldum. Ardından bir sitede Blogger'ın Türkçe dahil onlarca dil desteğiyle güçlendirilmeye başlandığını okuyunca dedim bir blogda ben açayım, sırf meraktan, nedir ne değildir diye bakarken ne yazsam, acaba ilk yazım ne olsa diye düşünürken cep telefonumdaki hücre yayın mesajları aklıma geldi. Bir bir Turkcell'in hücre yayın kodlarını yazdım ve hiç aklımda yokken o yazıya ziyaretçiler gelmeye başladılar. Dedim maden ziyaretçiler gelip övgüler yağdırıyor şu yeni çıkan TTnet Müzik'ten de biraz bahsedeyim. Yazdım.., yazdım ve Google arama sıralamalarında TTnet'in kendi müzik sayfasını bile geçip ilk sayfada ilk sırada yer aldım. İlk 3-4 gün on binlerce ziyaretçi akınıyla karşılaştım. Sonra o konuda R10.net üyesi bir arkadaş R10 üyelik adını gönder seninle oradan reklam için konuşalım dedi. R10 üyeliğim olmadığı için o arkadaşın davetiyesiyle R10'a üye oldum sonra geldi paralar, yatlar, katlar, dolarlar, kızlar (şaka şaka, kızlar yoktu :) )

Neyse, R10 üyeliğinin ardından İyinet üyeliğide artık elimdeydi ve blog üzerindende binlerce kişiye ulaşabiliyordum. Blogu açmamın üzerinden yaklaşık 1 yıl geçtikten sonra ücretli domain üzerinden yayın yapmaya başladım.

Ve sonuç: Gökhan Blog 4 koca yılı devirdi. Ocak 2007'de başlayan bu serüven Ocak 2011'de de devamını sürdürüyor ve daha da sürdürecek. Siz varsanız ben de varım. Her türlü :))
Share:

Windows 7 SP1 Türkçe Çıktı, İndir

Windows 7 kullananlar için beklenen an geldi. Windows 7 için hazırlanan ilk servis paketi SP1, üreticilere gönderildi.

Windows 7 SP1 in sürüm numarası 7601.17514.101119-1850 . Sürüm numarasından anlaşıldığına göre Kasım ayında testerlara gönderilen sürümle aynı.

Windows 7 SP1 şuan torrente sızmış durumda ve bulunması şuan gayet basit. Resmi olarak Microsoft sunucularındansa bugün indirileceği söyleniyordu ama kesin bir bilgi olmadığı için buna bugünlerde / birkaç gün içinde resmi olarak indirilebilecek demek daha doğru olur.

Denilenlere göre SP1, gelişmiş windows orjinallik doğrulama eklentisinide içeriyor. Ama yükleyenler herhangi bir sorunla karşılaşmadıklarını söylüyorlar. Yüklemeden önce sistemin imajını almakta fayda var kopya Windows 7 kullanıcıları açısından. Ayrıca Windows 7 SP1 güncellemeler üzerinden yüklenebileceği için güncellemeleri açık tutmakta yarar var.

Yok ben bekleyemem, hemen indirip kurayım diyenler için softpedia sitesinde Windows 7 SP1 şuan indirilebiliyor. Softpedia da bulunan dosya tüm Windows 7 dillerini kapsıyor. Resmi site olmadığı için linki burdan vermiyorum. Bulamayanlar İLETİŞİM formundan ulaşan arkadaşlara gerekli linki gönderebilirim (32 bit ve 64 bit)

SP1 i yüklerken hatayla karşılaşanlar eğer daha önceden SP1 RC versiyonunu yükledilerse ilk onu kaldırsınlar.
Share:

Auslogics Disk Defrag Türkçe

Büyük boyut için üzerine tıklayın.
Beğenerek uzun zamandır ilk versiyonlarından bu yana kullandığım ve her yeni sürümde yeni diller eklendikçe Türkçe'de eklenseydi dediğim Auslogics Disk Defrag, son versiyonuyla Türkçe olarak kullanıma sunuldu. Artık bu program Türkçe'yi de destekliyor.

Auslogics Disk Defrag kişisel kullanıcılar için ücretsiz, işyerleri için belirli bir ücretle yasal olarak kullanılabiliyor.

Hızından, kalitesinden, diğerleri gibi sistem dosyalarını bozmayışından, ücretsiz ve Türkçe oluşundan memnunum, size de öneririm.. Windows XP, Vista ve Windows 7 ile sorunsuz çalışabiliyor.

Programa bir tıkla ulaşmak için: Auslogics Disk Defrag

Sitesi üzerinden portable (kurulumsuz) versiyonunada erişilebilir.
Share:

PİPA

Pipa kara kurbağası, çiftleşince, erkeği perdeli ayaklarıyla yumurtaları toplar ve özenle dişisinin sırtına yerleştirir. Yumurtalar oraya yapışırlar. Altlarındaki deri bir süre sonra şişmeye ve üzerindeki yumurtalar da deriye gömülmeye başlarlar. Yumurtaların üzerinde ince bir zar oluşur. 30 saat içinde yumurtalar gözden kaybolur ve dişi kurbağanın sırtı eskisi gibi dümdüz bir şekle girer. Yumurtalar derisinin altında gelişmeye devam ederler. On beş gün sonra, dişi kurbağanın sırtı yavruların hareketleriyle kıpırdanmaya başlar. 24. günde yavru kurbağalar dişinin derisinde delikler açıp çıkarlar ve yüzerek kendilerine suda güvenli bir yer aramaya başlarlar.
Share:

HAYVANLARDAKİ RENKLER


Renkler nasıl insanlar için çevrelerini tanımakta önemli iseler aynı şekilde diğer canlıların yaşamlarını sürdürmeleri için de vazgeçilmezdirler.

Canlılar sahip oldukları ışık ve algılama sistemlerine göre işleyen bir "renk dili"ne sahiptirler. Yani her canlı türü için renklerin ifade ettiği anlamlar değişmektedir. Her canlının yaşamını sürdürebilmesi için yaşadığı ortamdaki renklerin dilini bilmesi zorunludur. Çünkü yaşamsal faaliyetler ancak bu dilin algılanmasıyla yönlendirilir.

Peki canlılar bu renk dilini nasıl kullanırlar?

Öncelikle canlıların çok büyük bir bölümü besin bulabilmek için renklerin yardımına ihtiyaç duyarlar. İkinci olarak deri, pul veya kürk gibi oluşumlarında bulunan renkler, özellikle ısıyı yayma veya tutma gibi özellikleriyle canlılığın devamı açısından çok önemli bir rol oynarlar. Ayrıca canlılar düşmanlarından korunurken de renklerini kullanırlar. Yaşadıkları çevreyle uyum içindeki renkleri sayesinde kamufle olur, düşmanlarından gizlenebilirler. Veya üzerlerinde taşıdıkları renkler ve desenler düşmanları açısından caydırıcı bir görünüm oluşturabilir. Rengin yardımcı olduğu bir başka nokta da canlıların eşlerini veya yavrularını tanımalarıdır. Örneğin anne kuş yavrusunun besin ihtiyacını gagasının rengi sayesinde (yanda) anlar. Aynı şekilde yavru da annesini bu şekilde tanır ve besinin geldiğini anlar. Doğadaki bu örneklerde de görüldüğü gibi canlılar, yaşamlarını sürdürebilmek için renklerin anlamlarını doğru olarak bilmelidirler. Bu bilgiyi doğru olarak alabilmeleri için de, bunu algılayabilecekleri uygun sistemlere sahip olmaları gerekir.

Eğer bu sistemler olmasa dış ortamı algılayamaz ve hayatlarını sürdürmeleri için gereken faaliyetleri yapamazlardı. Besinlerini tanıyamazlardı, düşmanlarını ayırt edemezlerdi. Dolayısıyla dış dünyadan kopar, ölüme mahkum olurlardı.

Canlıların sahip olduğu bu detaylı sistemin rastlantısal bir biçimde meydana geldiği asla iddia edilemez. Çünkü her sistem, her uyum, her tasarım, her program, her plan, her denge bir düzenleyici tarafından yaratılmak zorundadır. Bu uyumu en mükemmel biçimde canlıların içine ve yaşadıkları çevreye yerleştiren bir irade ve güç mutlaka vardır. Bu gücün sahibi, üstün bir bilgi ile hem ortamı hem canlının kendisini hem de kullandığı sistemleri sarıp kuşatmıştır. Bu gücün sahibi alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Canlıları incelediğimizde renklerin dilini ustalıkla kullandıklarını görürüz. İşte canlıların yaşamlarında önemli bir yer kaplayan renklerin dilinden örnekler:

Yeryüzündeki bütün renkleri yaratan Allah’tır. Gökyüzü, dağlar, ekinler, kelebekler, kırmızı elmalar, portakallar, sülünler, mor üzümler, ağaçlar kısacası çevrenizde gördüğünüz her şey Allah dilediği için bu renklere sahiptirler. Allah bir ayetinde bu gerçeği bize şöyle bildirir:

Allah’ın gökyüzünden su indirdiğini görmedin mi? Böylece Biz onunla, renkleri değişik olan meyveler çıkardık. Dağlardan da beyaz, kırmızı renkleri değişik ve siyah yollar (kıldık). İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da renkleri böyle değişik olanlar vardır. Kulları içinde ise Allah’tan ancak alim olanlar ‘içleri titreyerek-korkar’. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 27-28)

Kamuflaj

Hayvanlardaki savunma taktiklerinin en
önemlilerinden biri de kuşkusuz ki kamuflajdır. Kamuflaj yapan canlılar yaşadıkları ortama son derece uyumlu şekilde yaratılan vücut yapıları ile adeta özel bir koruma altına alınmışlardır. Bu canlıların vücutları bulundukları ortamla o kadar uyumludur ki, resimlerine bakıldığında bazılarının bir bitkiye mi yoksa bir hayvana mı ait olduğunu anlamak ya da aynı ortamda bulunan hayvanla bitkiyi birbirinden ayırt edebilmek neredeyse imkansızdır.

Yaşadıkları ortamın renklerine göre kendi renklerini değiştiren canlılar her zaman bilim adamlarının ilgisini çekmiştir. Yapılan araştırmalar, bir canlının nasıl olup da kendisinden tamamen farklı yapıdaki bir canlıya tıpatıp benzediği sorusunun cevabını bulabilmek içindir.

Örneğin bahçede yürürken yaprak zannettiğiniz için üzerine basmaktan son anda kurtulduğunuz kurbağanın ne gibi işlemler yaparak o desenlere ve renge sahip olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? Kurbağanın yaptığı kamuflaj onun için çok önemli bir savunma aracıdır. Bu sayede bulunduğu ortamda görünmez hale gelen kurbağa düşmanlarından kolaylıkla kurtulmuş olur.

Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu tesbih eder; O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz. Şüphesiz O, halim olandır, bağışlayandır. (İsra Suresi, 44)


Pembe bir çiçeğin üzerindeki pembe örümcek, çiçekteki açıklı koyulu pembe rengi aynı tonları ile tutturabilirken aynı tür örümceğin başka bir üyesi farklı bir çiçeğin üzerinde -örneğin sarı bir çiçeğin üzerinde- aynı rengi alabilmektedir. İnsan bir dala bakıp üzerinde hiçbir şey yok zannederken aniden bir kelebek uçup gidebilir. Bir saniye önce, üzerindeki kurumuş ve kopmuş bölgelere kadar tam bir yaprak görünümünde olan bu kelebek, kamuflaj mucizesinin kusursuz bir örneğidir.
Share:

Canlılık için özel olarak yaratılmış dünya

Günlük şehir hayatında karşılaşmadığımız, sadece akvaryumlarda, belgesellerde görebildiğimiz rengarenk balıklar, mercanlar, denizatları, su kaplumbağaları, foklar, yunuslar, balinalar, köpekbalıkları, ahtapotlar, ışıklı denizanaları, mürekkep balıkları, ıstakozlar, yengeçler, istiridyeler, deniz yıldızları, karidesler, planktonlar, süngerler vs denizaltındaki hayatın çok küçük bir kesimini bize yansıtır. Bu canlıların her birinin yaşadığı ortam ise kendisine özeldir. Örneğin, ılıman iklim kuşağındaki denizlere ait bir balığı, kutuplara götürseniz hayatını devam ettiremez. Aynı şekilde mercanlara ait bir balık da soğuk sularda yaşayamaz. Ya da kıyılarda yaşayan bir balığı okyanus derinliklerine koyup yüksek basınç altında hayatına devam etmesini bekleyemezsiniz. Hatta yaşam koşullarındaki hassasiyeti anlamak için, böylesine keskin farklılıklara da gerek yoktur. Deniz canlılarının yaşadıkları ortamdaki en ufak ısı değişimi, mineral oranlarındaki oynamalar ya da ancak özel tespitlerle anlaşılan suyun asit-baz dengesi gibi farklılıklara dahi toleransları yoktur.

Okyanuslarda derinliğe bağlı olarak sıcaklık, basınç, besin maddelerinin yoğunluğu ve ışık oranı değişir. Deniz yüzeyinden tabanına doğru inildikçe bu koşullar ciddi farklılık gösterir. En derin noktası 11.000 metre, ortalama derinliği ise 5.000 metre olan okyanuslarda, 100 metrenin altına güneş ışığı ulaşmaz. Dolayısıyla buralarda fotosentez imkanı yoktur; yüksek bir basınç, 2-4°C gibi düşük bir sıcaklık ve sürekli karanlık vardır. Kıt besin kaynakları, üst tabakalardan yağan atıklar ve organik maddelerden oluşur. Tüm bu zor koşullara rağmen, okyanusların derinliklerinde çeşitli balıklar, birbirlerinden çok farklı omurgasız hayvanlar ve mikroorganizmalar yaşar. Her derinlik seviyesinde, ortamın koşullarına uygun yapı ve sistemlere sahip canlılar yaşamlarını sürdürürler. Bir ayette Yüce Allah şöyle buyurur:


Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır. (Hud Suresi, 6)

Canlılığın oluşması için gerekli olan koşullara bakıldığında, bir tek Dünya’nın böyle bir ortama olanak sağlayacak özelliklerde olduğu görülür. Yaşam için elverişli bu ortamı sağlamak içinse, saymakla bitirilemeyecek kadar koşul –Dünya’nın ısısı, eğikliği, Güneş’e olan uzaklığı, etrafındaki manyetik alan, çevresindeki atmosferin Dünya’yı koruyacak niteliklere sahip olması vb.- aynı anda, kesintisiz gerçekleşmelidir. Burada unutulmaması gereken önemli bir diğer nokta da, bu şartların her birinin yaşam için gerekli yegane alternatifler olmalarıdır.

Denizlerdeki zengin çeşitliliği barındıran yaşama elverişli koşullar, Dünya'nın evrendeki istisnai konumunun sadece bir yönüdür. İç içe geçmiş sistemlerden, birbirine bağlı hassas dengelerden oluşan evren, canlılığın var olması ve devamı için gereken kusursuz bir uyum ve düzene sahiptir. Çağımızda elde edilen tüm bulgular, kainatın ve Dünya'nın içindeki tüm detaylarla birlikte, sonsuz yoğunluktaki sıfır hacimli bir noktanın patlamasıyla, yokluktan var olduğunu göstermektedir. "Big Bang" olarak tanımlanan bu patlama sonucunda, mekanın sıfır olduğu bir noktadan, zamanın olmadığı bir an içinden trilyonlarca kilometre ile dahi ifade edemeyeceğimiz kadar uzun mesafeler, büyüklükler, hızlar, sıcaklıklar, hacimler belli bir düzen içinde, tam olmaları gereken miktarlarla var olmuşlardır. Tüm bunları yaratan Allah, yalnızca hızları, büyüklükleri ve sıcaklıkları değil, onlarla beraber canlılığa elverişli mükemmel bir ortamı ve sayısız çeşitlilikteki canlıları da yaratmıştır.

Evrende bu denli hassas dengeler üzerine kurulu bir düzenliliğin olması, kuşkusuz bunların hiçbir aşamasında tesadüflerin yeri olamayacağının en büyük delillerindendir. Bahsettiğimiz düzen, bir kayanın parçalanarak etrafa saçılması ve bu parçaların tesadüfen havada bir konum edinip binlerce yıl varlığını koruması gibi bir şey değildir. Burada yoktan bir yaratılış, patlamayla ortaya çıkan büyük bir düzen ve canlılık için özel olarak var olmuş sayısız koşullar söz konusudur. Evrenin kaosun, karmaşanın ve tesadüflerin ürünü olmadığını; ünlü bir kozmolog olan Martin Rees, bir evrimci olmasına karşın şu sözlerle dile getirmektedir:

Fizikçiler nereye bakarlarsa baksınlar, orada ince ayarın örneklerine tanık olurlar. 18

Günümüzde "ince ayar" (fine-tuning) kavramı ile ifade edilen bu şartlar, yeryüzünde canlılığın ne denli hassas bir dengeye bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Yüksek Enerji Fiziği alanında Nobel ödülü sahibi Prof. Steven Weinberg Scientific American dergisindeki bir yazısında şunları ifade etmektedir:

Doğa kanunları ve evrenin başlangıçtaki koşullarının bizim gözlemleyebildiğimiz canlıların var olmasını sağlayabilecek şekilde, son derece uygun olması ne kadar şaşırtıcıdır. Bildiğimiz gibi fiziksel değerlerin herhangi birindeki küçük bir değişiklik yaşamı olanaksız kılacaktır. 19

Ünlü yazar ve teorik fizik profesörü Paul Davies de Dünya'nın özel bir gezegen olduğunu ifade eden çok sayıdaki bilim adamından biridir:

Asıl muhteşem olay, Dünya'daki hayatın bıçak sırtındaki dengesi değil, tüm evrenin bıçak sırtındaki dengesidir ve doğal sabitlerinin küçücük bir değişimi tamamıyle bir kaosa neden olacaktır. 20

İngiliz astrofizikçi George Ellis ise sahip olduğu bilgilerden şu sonuca ulaşmaktadır:

Evrendeki kompleksliği meydana getiren kanunlarda hayret verici bir ince ayar görülmektedir. Evrende meydana gelen bu komplekslik karşısında "mucize" kelimesini kullanmamak çok güçtür. 21

İç içe geçmiş kompleks bir sistem olan evrende küçük sayılar, dereceler, açılar canlılığın oluşumunda tahminlerimizin ötesinde önem taşırlar. Peki tüm bunlar bize neyi düşündürmelidir? Eğer varlığımızı evrenin bir ucundaki olaylar bile etkileyebiliyorsa, evrende domino taşları gibi birbirini etkileyen dengeler zinciri varsa ve evren var olduğundan beri bu düzen büyük bir hassasiyetle korunuyorsa, bunun açıklaması kör tesadüfler olabilir mi? Elbetteki hayır... Çok açık bir gerçek olarak böyle bir ihtimalin üzerinde durmak bile akıl ve mantık dışıdır. Evrendeki düzeni sağlamak için gereken tüm koşulların aynı anda olması ve bunların her an her dakika devam etmesi üstün bir Yaratıcının varlığının apaçık bir delilidir. Bir ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:


Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)
Share:

AURORA BOREALIS (KUZEY IŞIKLARI)

Aurora borealis (kuzey ışıkları) ve aurora australis (güney ışıkları) –güneşteki fırtınalar sonucu meydana gelip kutuplarda geceleri görülen renkli ve hareket eden ışıklar-, insanoğlunu her zaman büyülemiş, ve insanlar bu olağanüstü doğa olayını görmek için binlerce kilometre yol kat etmeyi göze almışlar. Kuzey manyetik kutbu çevreleyen aurora borealis ve güney manyetik kutbu çevreleyen aurora australis, solar rüzgarlarla gelen hayli yüksek oranlarda yüklü elektronların dünya atmosferindeki elementlerle etkileşime girmesiyle oluşur. Solar rüzgarlar, güneşten yaklaşık saatte 1 milyon mil hızla uzaklaşırlar. Ve güneşten ayrıldıktan şöyle böyle 40 saat sonra, yeryüzü çekirdeğinin ürettiği manyetik güç çizgilerini izleyerek manyetosfere girerler. Burası gözyaşı damlası (söbe) biçiminde ve oldukça yüksek oranlarda yüklü elektrik ve manyetik alanlar bölgesidir.






Elektronlar yeryüzünün en üst atmosferine girdiklerinde, yerkabuğu yüzeyinden 20 ila 200 mil yukarıdaki yüksekliklerde oksijen ve nitrojen atomlarıyla karşılaşırlar. Aurora’nın rengi, hangi atomla çarpıştığına ve karşı karşıya geldikleri yüksekliğe bağlıdır.

• Yeşil - oksijen, 150 mil yüksekliğe kadar
• Kırmızı – oksijen, 150 mil yüksekliğin üstü
• Mavi – nitrojen, 60 mil yüksekliğe kadar
• Mor/eflatun – nitrojen, 60 mil üstündeki yükseklikler

Tüm manyetik ve elektriksel güçler, sürekli kayan kombinasyonlarda birbirleriyle etkileşirler. Bu kaymalar ve akışlar, 50,000 voltta 20,000,000 ampere kadar ulaşabilen atmosferik akımlar boyunca aurora’nın (ışığın) “dansı” şeklinde görülebilir. Bunun tersine evlerimizde, akımın akışı 120 voltta 15-30 amperi aştığında akım kesiciler tarafından kesilir.

Aurora’lar (renkli ışıklar) genellikle, coğrafi kutuplarda değil de manyetik kutuplarda merkezlenen ve kabaca kuzey kutup (arktik) dairesi ve güney kutup (antarktik) dairesine denk gelen yerlerde, “ışık söbeleri” boyunca meydana gelirler. Ancak, bolca güneş lekelerinin olduğu zamanlarda, bu ışıkların biraz daha güneye kaydıkları görülür. Güneş lekeleri olayı 11’er yıllık devrelerde meydana gelir. Şu sıralardaki etkinlik 2001 ve 2002 yıllarında gerçekleşmiştir, dolayısıyla bu dönemde ışıkları normal menzillerinin dışında da görebilme olasılığı bu dönemde iyi olmalıdır.

Tüm evreni yoktan var edip, sonra da onu dilediği biçimde tasarlayıp düzenleyen yegane kudret , elbette ki Kuran'daki ifadeyle "tüm alemlerin Rabbi" olan Allah'tır. Kuran'da belirtildiği gibi,Allah,” göğü bina etmiş, sonra ona belli bir düzen vermiştir.” (Naziat Suresi, 27-28)
Share:

GÜNEŞİN FARKLI RENKLERİ

Güneş ışığı beyaz görünmekle birlikte, görebildiğimiz bütün renklerdeki ışığın karışımıdır. Eğer bir nesneyi mavi görüyorsak, bunun nedeni, bu nesnenin yalnız maviyi yansıtıp öteki renkleri soğurmasından kaynaklanır. Güneş ışığı, bize ulaşmadan önce kalın bir atmosfer katmanından geçer. Bu sırada bazı renkler atmosfere saçılır. En çok saçılan renk mavi olduğundan, atmosferi mavi görürüz. İçerdiği mavi renk süzülen güneş ışığı, sarıya yakın görünür. Güneş, ufka ne kadar yakınsa, o kadar kalın bir atmosfer katmanını geçer. Bu nedenle Güneş doğarken ve batarken daha kırmızı görünür. Atmosferin geçirgenliği, yalnızca hava katmanının kalınlığına değil, içerdiği su buharı gibi gazlar ve toza da bağlıdır.



Bazı günler, Güneş’in özellikle batarken normalden daha kırmızı ve sönük göründüğünü fark etmişsinizdir. İşte bunun nedeni, atmosferdeki su buharı ve tozdur. Atmosfer, genellikle akşamları daha tozlu olur. Çünkü, yeryüzünün ve havanın gün boyunca ısınması, atmosferde çalkantılara yol açar. Toz tanecikleri de böylece atmosfere yayılır. Bunun yanında, özellikle büyük kentlerdeki kirli hava katmanı da güneş ışınlarını soğurur. Hava kirliliği genellikle akşam saatlerinde arttığından, Güneş batarken onun iyice soluk görünmesine yol açar.

Tüm evreni, yıldızları, gezegenleri, dağları ve denizleri kusursuzca yaratan, insana ve tüm canlılara hayat veren, her şeyi yoktan var etmeye güç yetiren, yarattıklarını insanın emrine veren, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allah'tır. İçinde yaşadığı Dünya'daki ihtişamlı yapıyı gören her insana düşen hemen Allah'a yönelmek, tüm yaşamında Allah'ın rızasına uygun davranışlarda bulunmak; O'nun yarattıklarına, verdiği nimetlere şükretmek, bütün bu güzellikleri veren Allah'a yakın olmak, O'nu dost ve vekil edinmektir. Bütün bunların sahibi olan Allah hamde layık olandır.
Share:

Deniz Suyundaki Değişmeyen Ölçü

İçinde bulunduğumuz dünyayı yeterince tanıyor muyuz? Bu soruya evet cevabı verilmiş olsa da öğrenilen her bilgi insanın üzerinde yaşadığı dünya hakkında öğrenmesi gereken çok fazla detay olduğunu göstermektedir. Pek çok insan okul yıllarında öğrenilen, “havada belli oranda oksijen vardır”, “bitkiler karbondioksiti oksijene çevirir” veya “Dünya Güneş etrafında şu kadar günde döner” gibi klasik bilgilere sahip olmayı yeterli görür. Bunların dışında günlük hayatta karşılaştığı, kimilerine normal gibi gelen ancak aslında hepsi birer mucize olan birçok olayın ayrıntısını genelikle bilmez. İşte bu mucizelerden bir tanesi de denizdeki suyun tuzluluk oranıdır. (Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı)

Alemleri yoktan var eden Rabbimiz, yarattığı herşeyde bir ölçü kılmıştır. Bu ölçü birçok konuda ilk bakışta dikkati çekmekte, birçoğunda ise yapılan geniş araştırmalar sonucunda ortaya çıkabilmektedir. Tuzlu olduğu herkes tarafından bilinen deniz suyundaki tuzun gerçekte son derece hassas bir ölçüsü vardır. Yapılan araştırmalarla deniz suyunun ortalama tuzluluk derecesinin, ağırlığa oranla %3.5 olduğu tespit edilmiştir. Bu, 1 mil suda yaklaşık 186 milyon ton tuzun var olduğu anlamına gelmektedir. Okyanuslardaki bu tuz miktarı ile kıtaların tamamı 152.300 metre kalınlığında bir tuz tabakasıyla kaplanabilir. Bu tuzluluğun nasıl oluştuğu, oranının nasıl sabit kaldığı merak konusudur. Bu konuda bilim adamlarınca birçok tez ortaya atılmaktadır. Ortaya çıkan elementlerin tamamı deniz suyunda bulunmaktadır. Örneğin sıcak deniz tuzunun %85’inden fazlası, sodyum klorür, diğer bir deyişle sofra tuzundan meydana gelir. Nehirler tarafından taşınan sodyum gibi mineraller ise toprak ve kayaların aşınması sonucu ortaya çıkan eriyik ve süspansiyonlardan oluşur. Fakat bor ve klor gibi diğer elementlerin varlığı, nehirlerin getirdikleri ile açıklanamamakta, dolayısıyla bu oluşumda diğer süreçlerin de rol oynadığı düşünülmektedir.

Bu konudaki bir başka görüş ise çeşitli dönemlerde yerkabuğu ile yer merkezi arasında kalan katmanın, zehirli gazlardan arınması sırasında diğer maddelerle beraber su ve klorun da yerkabuğunun hemen altındaki erimiş volkanik kayaların arasında ortaya çıkmış olabileceğidir. Günümüzde çeşitli etkinlikler sonucu atmosfere yayılan elementler ise denizlere yağmur veya kar şeklinde geri dönmektedir. Minerallerin deniz sularına bir diğer aktarılış yolu ise ölen deniz hayvanları vasıtasıyla olmaktadır. Deniz hayvanları öldüklerinde, iskeletlerinin çözülmesi yolu ile tekrar denize dönerler.

Bu noktada akla “elementler bu şekilde denizlere sürekli olarak geri dönünce, denizler giderek daha da tuzlu hale gelmez mi?” sorusu gelebilir. Ancak belirtilmesi gerekir ki mucizevi olarak, deniz suyundaki tuz miktarında, yüz milyonlarca yıldan bu yana önemli bir değişme olmamıştır. Çözünmüş maddelerin miktarları zamana ve yere göre değişmekle birlikte, belli başlı elementlerin okyanuslarda hemen her dönemde, aynı yoğunlukta bulunduğu kabul edilmektedir. Bu haliyle okyanus, elementlerin bir yandan tam dengeyi koruyacak oranlarda suya eklenip, diğer yandan sürekli olarak eksildiği büyük bir tanka benzetilebilir. Örneğin, elementlerden bazıları kayalarla birleşir, böylece toprak tarafından emilir ve bu işlemlerin sonucunda ise çözeltiden ayrılarak çökelti haline gelirler. Denizde yaşayan bitkiler ve hayvanlar da bunları kullanarak gelişimlerini tamamlarlar. Bu sayede deniz suyunun içindeki minerallerin oranı daima sabit kalmaktadır. Böylece yeryüzünde hayatın devamlılığını sağlayan kusursuz denge korunmuş olur.

Görüldüğü gibi herşeyde hakim olan kusursuz ölçü, deniz suyundaki tuz ve diğer elementler için de geçerlidir. Unutulmamalıdır ki tüm bunları tespit eden, herşeyi bir ölçü ile belli bir düzen içinde yaratan, sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Yüce Allah’tır.

Dünyanın Isısını Düzenleyen Mucize Planktonların Bilinmeyen Görevi

Yeryüzünde, hassas dengelerle kurulmuş, herşeyin birbiriyle uyum içinde olduğu bir sistem mevcuttur. Dünyanın yaşanılır bir yer olmasını sağlayan bu sistemde hayatlarını devam ettiren varlıklar aynı zamanda sistemin işleyişine de katkıda bulunurlar. Hikmetli bir yaratılışın sergilendiği bu düzende kimi varlıkların bilinenin dışında çok daha önemli görevleri vardır. Örneğin planktonlar, okyanuslarda yaşayan ve sadece balinaların besin kaynağı olan canlılar olarak bilinirler. Oysa bu mikroskobik canlılar yaşamın devamlılığına çok önemli bir katkıda bulunurlar.

Planktonların çoğu “dimetil sülfür” denen kimyasal maddeyi üretir. Bu madde oksijenle birleşerek sülfat haline geçer. Sülfatlar okyanus üzerindeki su buharı için yoğunlaşma çekirdekleri oluşturarak bulutları meydana getirirler. Bu çekirdekler çok büyük olduklarından yağmura neden olmazlar fakat bulutların güneş ışınlarını yansıtma veya emme derecesini etkilerler. Buna “albedo” denir. Dimetil sülfür albedoyu artırır. Böylece bulutlar gelen güneş ışınlarını yansıtır, buna bağlı olarak toprağa erişen güneş ışınları da azalır.

Çoğu insanın yaşamında, bir kez dahi görmediği planktonlar, dünyanın çok hassas olan ekolojik dengesi içinde önemli bir yere sahiptir. Rabbimiz'in ilhamıyla hareket eden bu mikroskobik canlıların vesile olmasıyla güneş ışınları toprağa daha az gelmekte ve hava sıcaklığı da yaşamı engelleyecek kadar yükselmemektedir.
Share:

Tüm Maddelerin Sertlik Şampiyonu Elmas

Pırıl pırıl parlayan bir elmas ile sağlam bir matkap ucu arasındaki ortak nokta nedir? İşlenmemiş ham elmas "tüm minerallerin, tüm malzemelerin" sertlik şampiyonudur. (L. Vlasanov & D. Trifonov, 107 stories About Chemistry, Mir Publishers, 1977) Bu nedenle kristal elmas her türlü malzemeyi kesme, delme ve düzlemede, yani aşındırıcı olarak kullanılır. *

Sertlik; dıştan gelen kuvvetlerle minerallerin çizilmeye karşı gösterdiği dirençtir. Mineralleri sertlikleri yardımıyla tanıma kolaylığı vardır. Bir mineral diğeri tarafından çizdirilerek izafi sertlik değeri belirlenebilir. Tüm minerallere sertliklerini belirlemek amacıyla puanlama yapan bilim adamları, elmasa 10 üzerinden 10 puan vermeyi uygun bulmuşlardır. Peki elması bu kadar sert yapan nedir?

Kurşun kalemlerde kullandığımız kırılgan ve yumuşak grafit uç ile elmasın aynı atomlardan oluşması oldukça dikkat çekicidir. Grafit de tıpkı elmas gibi karbon atomlarından oluşur. Ne var ki biri oldukça yumuşak iken diğeri alabildiğine serttir. Biri kara bir kömür parçası gibi iken diğer pırıl pırıl bir yüzeye sahip olabilmektedir. Biri doğada son derece bol bulunurken diğerine rastlamak çok zordur. Tabi ki tüm bu nedenlerden dolayı elmas, grafit ile kıyaslanamayacak maddi bir değere sahiptir. Peki karbon atomu nasıl olup da birbirinden bu kadar farklı iki kimliğe bürünebilmektedir?

İsterseniz bu farklılığa girmeden önce biraz elması oluşturan karbon atomlarından bahsedelim. Karbon atomu canlılar için son derece önemlidir. İngiliz kimyager Nevil Sidgwick de, Chemical Elements and Their Compounds (Kimyasal Elementler ve Bunların Bileşikleri) adlı eserinde bunu şöyle vurgular:

"Karbon, yapabildiği bileşiklerin sayısı ve çeşitliliği yönünden, diğer elementlerden tamamen farklı, özgün bir yapıdadır. Şimdiye dek karbonun yarım milyonun üzerinde farklı bileşiği ayrılmış ve tanımlanmıştır. Ama bu bile karbonun güçleri hakkında çok yetersiz bir bilgi verir, çünkü karbon tüm canlı maddelerin temelini oluşturur." (Nevil V.Sidgwick, The Chemical Elements and Their Compounds, vol.1, Oxford: Oxford University Press, 1950, s.490)

Karbonun sadece hidrojen ile kurduğu farklı bağlar, "hidrokarbonlar" olarak bilinen büyük bir aileyi meydana getirir. Bu aile içinde; doğal gaz, sıvı petrol, gaz yağı, kerosen ve çeşitli makina yağları vardır. Etilen ve propilen olarak bilinen hidrokarbonlar ise petrokimya endüstrisinin temelidir. Başka hidrokarbonlar da benzen, toluen ve turpentin gibi bileşikler meydana getirir. Giysilerimizi güvelenmekten koruması için dolaplara konan naftalin bir başka tür hidrokarbondur. Klor veya florla birleşen hidrokarbonlar ise anestezi maddeleri, yangın söndürücüler ve buzdolaplarında kullanılan freonlar gibi farklı maddeleri oluşturur.

İşte elması elmas yapan karbon böylesine önemli bir atomdur. Elmasın kristal yapısı, kristal dünyasındaki en mükemmel örnektir. Bir benzeri daha yoktur. Elmas kristallerinde karbon atomları elmasa sertlik özelliğini kazandıracak ideal bir geometrik düzen içindedirler. Grafit de karbondan oluşmasına karşın atomları elmastaki gibi bir düzen ile sıralanmazlar. Bu durum bilim adamları tarafından "allotropi" olarak adlandırılır.

Bir elementin atomlarının uzayda farklı farklı şekillerde dizilmesiyle oluşan yapıya allotropi denir. Bu olayı gerçekleştiren atomlara da allotrop atomlar denir. Bu olayı şöyle de örnekleyebiliriz;

Bir tuğla fabrikasından üç ayrı parti halinde 10.000'er tane tuğla alalım ve bu tuğlalar birbirinin aynısı olsun. Biz bu tuğlaları üç ayrı ustaya verelim. Bu ustalar birbirinden bağımsız, istedikleri gibi birer duvar yapsınlar.

- Acaba bu duvarlar birbirinin aynısı olur mu?
- Duvarların sağlamlıkları aynı mıdır?
- Tuğlaların sanatsal dizilişleri aynı mıdır?

Bu soruların cevabı evet ise allotrop duvarlar oluşmadı. Yok eğer cevaplar hayır ise allotrop duvarlar oluştu diyebiliriz.

Oksijen gazı ile Ozon gazı oksijen atomlarının allotroplarıdır.
Elmas, Grafit ve amorf karbon, karbon atomunun allotroplarıdır.
Beyaz Fosfor ile Kırmızı Fosfor, fosfor atomunun allotroplarıdır.
Rombik kükürt ile Monoklin kükürt' te kükürtün allotroplarıdır.

Allotrop Atomların Özellikleri:
a) Atom ve kütle numaraları aynıdır.
b) Molekül geometrileri farklıdır
c) Kimyasal tepkimeye girme istekleri farklıdır, ancak tepkime sonunda oluşturdukları bileşikler aynıdır.
d) Molekül sağlamlıkları farklıdır.

Elması değerli kılan tüm özellikleri, oluşumu sırasında ortaya çıkan şartlara bağlıdır. Doğal elmasın oluşumu için olağanüstü koşullar, yani aşırı yüksek sıcaklık ve basınç gerekir. Elmas yerkabuğunun derinliklerinde doğar. Erimiş elmas içeren kısımlar yüzeye fışkırıp donabilir, ancak bu olay çok nadiren gerçekleşir. Bu nedenle yeryüzünde çok az sayıda elmas yatağı vardır. Zengin yatakların sayısı ise birkaçı geçmez. Doğal elmasın yapısı ve oluşum şekli bilim adamları için yol gösterici olmuş ve bu sayede yapay elmas üretilebilmiştir. Bazı denemeler sonunda, 100 bin atmosfer basınç ve üç bin derece sıcaklık altında tutulan grafit, elmas haline getirilmiştir. Ancak üretilen sentetik elmaslar, doğal olanları kadar değerli değil. Bu nedenle yapay elmaslar, çok sert yapılarından dolayı endüstride bir çeşit zımpara olarak kullanılmaktadır.

Elmasın Kullanım Alanları: Elmaslar üç çeşittir:

A) Asil elmas: Asıl ve kıymetli olan elmastır. Ölçü birimi kırat (karat) tır. 1 kırat 0,205 gramdır. Mücevher olarak kullanılır.

B) Bort: Yarı saydam ve lifi yapılı bir elmastır. Asıl elmastan daha sert olduğu için, iyi cins elmasları traş etmede kullanılır. Ayrıca sondaj sanayisinde elmas kron yapımında kullanılır.

C) Karbonado: Şekilsiz ve siyah renkli bir elmas çeşididir. Bunun da sertliği asıl elmastan fazladır. Sondaj ekipmanları imalatında kullanılır.

Kimyager Sidwick'in de belirttiği gibi içinde sadece 6 proton, 6 nötron ve 6 elektron bulunduran karbon atomu tam bir mucizedir. Sadece atomlar arasındaki bir sıralama farklılığının bu kadar farklı sonuçlar doğurması ve bu sonuçların insanlığa büyük imkanlar sunması Allah'ın bir lütfu olduğunu anlamamıza yeter. Kaldı ki karbon atomunun canlılık için önemli olan herhangi bir özelliğinin dahi tesadüfen oluşması imkansızdır. Kısacası diğer her şey gibi karbon atomunu da tüm özellikleriyle birlikte Allah yaratmıştır.

Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır. Allah, herşeyi kuşatandır.(Nisa Suresi, 126)
Share:

2011 Geldi, Eee!

2011 e girmek için artık saatleri sayıyoruz. Yaklaşık 6 saat sonra 00:00 da 2011 e giriyoruz ve koca bir seneyi daha geçirmiş bulunuyoruz.

Yeni yılda daha farklı bir hayat yaşama açısından ilk adımı bu yıl bitmeden atıp kimseye yeni yıl dileğinde bulunmuyorum. Zaten dilekleri kabul olan biri olsam milli piyango bileti alıp çıkması dileğinde bulunurdum bol bol..

Zaten sırf o, bu, şu amaçlı gereksiz başkalarının yılbaşını kutlamakta istemiyorum. Sağolsunlar spamcılar ordan burdan 3-5 liraya CDlerde mail adreslerimi bulup 50.000 kişiyle beraber banada yılbaşı tebrik mesajları yolluyorlar. 50.000 kişiye aynı mesaj gönderdikten sonra benim yılbaşımı kutlamışsın kutlamamışsın ne yazar. En fazla spam kutusunda 30 gün durursun sonra kendini imha edersin.

Bu arada Gökhan Blog, Ocak ayında 4. yaşına giriyor. Ben sevinç çığlıklarımı ona saklıyorum. Sizde öyle yapın..
Share:

Derin Deniz Canlıları

Deniz yüzeyinden tabanına doğru inildikçe koşullar farklılık gösterir. Bununla birlikte her derinlikte, ortamın koşullarına uygun yapı ve sistemlere sahip canlılar yaşamlarını sürdürürler...
Sahilde yürürken veya denizde yüzerken yosunlar ve çeşitli deniz bitkileri gözünüze çarpmıştır. Bunlar ve bazı mikroskobik planktonlar fotosentez yoluyla besin üretirler. Böylece denizlerdeki besin zincirinin ilk basamağını oluşturlar. Ancak en derin noktası 11.000 metre, ortalama derinliği ise 5.000 metre olan okyanuslarda, 100 metrenin altına güneş ışığı ulaşmaz. Dolayısıyla buralarda fotosentez imkanı yoktur. Yüksek bir basınç, 2-4°C gibi düşük bir sıcaklık ve sürekli karanlık vardır. Kıt besin kaynakları, üst tabakalardan yağan atıklar ve organik maddelerden oluşur. Kısacası söz konusu olan, insanların alışkın olduğundan tamamen farklı bir ortamdır. Tüm bu zor koşullara rağmen, okyanusların derinliklerinde çeşitli balıklar, birbirlerinden çok farklı omurgasız hayvanlar ve mikroorganizmalar yaşarlar.

Okyanuslarda derinliğe bağlı olarak sıcaklık, basınç, besin maddelerinin yoğunluğu ve ışık oranı değişir. Deniz yüzeyinden tabanına doğru inildikçe koşullar farklılık gösterir. Bununla birlikte her derinlikte, ortamın koşullarına uygun yapı ve sistemlere sahip canlılar yaşamlarını sürdürürler: Okyanusların derinliklerine özgü balıklar, midyeler, deniz laleleri, süngerler, kabuklular, karidesler, yengeçler, yumuşakçalar, ahtapotlar, mürekkep balıkları, derisi dikenliler, solucanlar, deniz yıldızları, deniz kestaneleri, denizanaları, ıstakozlar, tek hücreliler, isimlerine ancak ileri seviyedeki biyoloji kitaplarında rastlanabilir canlılar, ancak doğa belgesellerinde görülebilir hayvanlar...

Amerikalı tanınmış deniz ekolojistleri Frederick Grassle ve Nancy Maciolek'in ifadesiyle, denizlerin altında 10 milyon tür olabilir. (J.F. Grassle, N.J. Maciolek, "Deep-Sea Species Richness: Regional and Local Diversity Estimates From Quantitative Bottom Samples", American Naturalist, vol. 139, 1992, s. 313-341.) Burada özellikle dikkat çeken bir nokta şudur: Daha önce yaşamın olmadığı sanılan bir ortamda, okyanusların birkaç bin metre tabanında şaşırtıcı bir tür zenginliğinin var olduğunun ortaya çıkarılmasıdır. Rutgers Üniversitesi Deniz ve Kıyı Araştırmaları Enstitüsü Direktörü Frederick Grassle araştırmalarına dayanarak şu değerlendirmeyi yapar:

"Topladığımız örnekler gösterdi ki okyanus tabanı, gerçekte, mevcut tür sayısı açısından tropikal yağmur ormanlarıyla yarışabilir. Okyanus dibi fiziksel olarak bir çölü andırabilir, fakat tür çeşitliliği açısından daha çok tropikal bir yağmur ormanı gibidir." (Marcia Collie, Julie Russo, "Deep-Sea Biodiversity and the Impacts of Ocean Dumping", 2000, http://ğ.oar.noaa.gov/spotlite/archive/spot_oceandumping.html.)

Bir araştırmada, 2.100 metre derinlikteki okyanus tabanından alınan her 30x30 santimetrelik numunede 55-135 farklı tür bulunmuştur. (J.F. Grassle, N.J. Maciolek, "Deep-Sea Species Richness: Regional and Local Diversity Estimates From Quantitative Bottom Samples", American Naturalist, vol. 139, 1992, s. 313-341.) Güney Avustralya açıklarındaki bir diğerinde ise, 10 metre karelik deniz zemininde 800'den fazla türün varlığı belirlenmiştir. (G.C.B. Poore, G.D.F. Wilson, "Marine Species Richness", Nature, vol. 361, 1993, s. 579.)

Şu da var ki, henüz okyanusların çok büyük bölümü hiçbir bilimsel araştırmaya konu olmamıştır. Tuscia Üniversitesi'nden Francesco Canganella ve Japonya Deniz Bilimi ve Teknolojisi Merkezi'nden Chiaki Kato'nun belirttiği gibi, "Araştırmacıların çabalarına ve bilimsel metotlardaki gelişmelere rağmen, okyanusların sadece küçük bir bölümü kolaylıkla erişilebilir durumdadır ve bundan dolayı deniz dünyasının büyük bölümü henüz bilinmemektedir." (Francesco Canganella, Chiaki Kato, "Deep Ocean Ecosystems", Encyclopedia of Life Sciences, 2001, ğ.els.net.) Dolayısıyla her yeni araştırma bilinmeyen türlerin varlığını gün ışığına çıkarmaktadır.

21. yüzyılın başında keşfedilen bir biyolojik olgu şöyledir: Okyanus dibindeki çamur tabakasında bulunan bazı bakteri ve arkebakteriler metan tüketmektedir. Böylece bizim için hayati öneme sahip bir faaliyet göstermektedir. Bu mikroorganizmaların her yıl yaklaşık 300 milyon ton kadar metan tükettikleri sanılmaktadır. Uzmanlara göre; "Bu miktar, insanların tarım, çöp gömme, ya da fosil yakıt kullanma yollarıyla atmosfere saldıkları metan miktarına eşittir." (Raşit Gürdilek, "Dünyayı Kurtaran Mikroplar", Bilim ve Teknik, Eylül 2001, s. 10.) Dolayısıyla 20 Temmuz 2001 tarihli Science dergisinde belirtildiği gibi, "Bir zamanlar varlığı olanaksız sanılan bu metan yiyen mikropların, şimdi gezegenin karbon dolaşımı açısından çok önemli olduğu görülmektedir." (Carl Zimmer, "Inconceivable Bugs Eat Methane on the Ocean Floor", Science, vol. 293, 20 Temmuz 2001, s. 418-419.)

Burada dikkat çekici olan diğer bir olgu da söz konusu bakteriler arasındaki kusursuz iş birliği ve düzendir. Ancak içinde bulunduğumuz yüzyılın teknolojisiyle anlaşılabilen iş birliği şöyle özetlenebilir: Bakteriler sayesinde (onlardan bazı yapısal farklılıklar taşıyan) arkebakteriler oksijensiz ortamda metanla beslenebilirler; arkebakteriler ise bakterilerin ihtiyacı olan karbonu sağlarlar.

Okyanusların binlerce metre derinliklerinde, oksijenin dahi bulunmadığı çamur katmanında yaşayan bu gözle görülmeyen canlılar durmaksızın insanlar için çalışırlar. Bu tek hücreli canlıların yok olmaları durumunda neler olacağını düşünmek, bunların bizim için önemini açıkça gösterir: Bu mikroorganizmalar ortadan kalktıkları takdirde, açık denizlerin dibinde bulunan büyük miktardaki metan gazı atmosfere karışır, sera etkisi nedeniyle küresel ısınma baş gösterir, dünyanın her yerindeki iklim dengeleri bozulur ve dünya yaşayamayacağımız kadar sıcak bir gezegene dönüşür.

2001 yılında anlaşılmıştır ki, okyanusların altındaki yer kabuğunun içinde bazı bakteri türleri yaşamaktadır. (David Whitehouse, "The Microbes That Rule the World", BBC News Online, 28 Eylül 2001, http://news.bbc.co.uk/hi/english/sci/tech/newsid_1569000/1569264.stm.) Bu mikroorganizmaların doğal yaşam alanı, deniz yüzeyinin binlerce metre altındaki okyanus tabanının 300 metre derinliğe kadar olan bölümüdür. Yaşam alanlarının yanı sıra, söz konusu canlıların faaliyetleri de insanı hayrete düşürmektedir. Bu bakterilerin besin kaynakları kayalardır; kayaları yiyerek beslenirken tüm canlılar açısından çok önemli bir işi daha gerçekleştirirler: Okyanuslarda, elementlerin ve kimyasal maddelerin dolaşımına önemli katkıda bulunurlar. (Researchers Find Glass-Eating Microbes at the Rock Bottom of the Food Chain", Scripps Institution of Oceanography, 2001, http://scrippsnews.ucsd.edu/releases2001/staudigel_rockeaters.html; Editors' Choice: Highlights of the recent literature, Science, Vol. 293, Number 5539, 28 Eylül 2001.) Yeryüzündeki yaşam için çok önemli olan bu işlemi yapanlar, tüm laboratuvarlar ve bilim adamları biraraya gelseler bile yapamayacakları bu işi gerçekleştirenler, tek hücreli organizmalardır.

Okyanus dibindeki diğer bir ekosistem ise sıcak su kaynaklarıdır. (Francesco Canganella, "Hydrothermal Vent Communities", Encyclopedia of Life Sciences, 2000, ğ.els.net.) Bu kaynaklar, dünyanın kabuğundaki yarıklardan, içinde çeşitli minerallerin bulunduğu sıcak suyun çıktığı yerlerdir. 20. yüzyılın sonlarında keşfedilen bu kaynakların çevresinde şimdiye kadar 300'den fazla tür saptanmıştır. ("Sea Connections", Smithsonian Center for Education and Museum Studies, 2001, http://educate.si.edu/lessons/currkits/ocean/connect/essay.html.) Bazıları parlak kırmızı renk tüylere sahip birkaç metre uzunluğunda büyük boru solucanları, dev istiridyeler, midyeler, ahtapotlar ve farklı görünümlerdeki omurgasızların bir arada yaşadığı ortam, araştırmacıların oldukça ilgisini çekmiştir. Bu canlıların besinlerini nasıl sağladığı sorusuna cevap aranırken daha da hayret verici gerçekler ortaya çıkmıştır.

Sıcak su kaynağının çevresindeki ekosistemde bulunan boru solucanı, bildiğimiz solucanlardan çok farklı bir türdür; ağzı ve sindirim sistemi yoktur. Dokularının içinde yaşayan bakteriler sayesinde besin ihtiyacını karşılar. Boru solucanının her 28 gramlık dokusu 285 milyar bakteri içerir. ("Sea Connections", Smithsonian Center for Education and Museum Studies, 2001, http://educate.si.edu/lessons/currkits/ocean/connect/essay.html.) Bu bakteriler kemosentez yapar; yani sıcak su kaynağından çıkan kimyasal maddeleri besine dönüştürür. Boru solucanı da bu besini değerlendirerek yaşar. Okyanusun derinliklerinde, bakteriler besin zincirinin ilk halkasıdır; bazı omurgasızlar bu mikroorganizmalar sayesinde, ahtapot gibi hayvanlar ise bu omurgasızlar sayesinde soylarını devam ettirirler. Yakın bir zamana kadar canlılığın var olmadığının sanıldığı bu ortamdaki türlerin zenginliği ve uyumu hayranlık vericidir.

Okyanusların tabanında, kimyasal açıdan zengin ancak soğuk olan su sızıntılarının yakınlarında da çeşitli canlıların var olduğu tespit edilmiştir. Her yeni araştırma ve gelişme, okyanus tabanının zenginliği hakkında ne kadar az şey bildiğimizin bir göstergesi olmaktadır.

Şimdi şu gerçeği göz önünde bulundurun: Derin deniz araştırmalarında kullanılan denizaltılar ancak son 70 yıl içinde geliştirilmiştir. Binlerce metre derine inen bir keşif denizaltısı özel olarak tasarlanmıştır. Bu tasarım, çeşitli bilim dallarından uzmanlar tarafından yapılmıştır. En derin okyanusların diplerinde milyonlarca senedir yaşayan her canlı türü de, bulunduğu ortama en uygun yapıda yaratılmıştır. Dahası bu canlıların hücrelerindeki mekanizmalar, keşif denizaltılarındaki sistemlerden kat kat komplekstir. Böylesine karmaşık yapıların ise, evrimin iddia ettiği gibi, tesadüfen oluşması kesinlikle mümkün değildir.
Share:

Kuş Akciğerinin Özgün Yapısı


Sürüngen-kuş evrimi senaryosunu imkansız kılan bir başka neden, kuş akciğerinin evrimle açıklanamayan özgün yapısıdır.

Kara canlılarının akciğerleri "çift yönlü" bir yapıya sahiptir: Nefes alma sırasında, hava akciğerdeki dallanmış kanallar boyunca ilerler ve küçük hava keseciklerinde son bulur. Oksijen-karbondioksit alış verişi burada gerçekleştirilir. Ancak daha sonra, kullanılmış olan bu hava, tam ters yönde hareket eder ve geldiği yolu izleyerek akciğerden çıkar, ana bronş yoluyla da dışarı atılır.

Kuşlarda ise, hava akciğer kanalı boyunca "tek yönlü" hareket eder. Akciğerlerin giriş ve çıkış kanalları birbirlerinden farklıdır ve bu kanallar boyunca uzanan özel hava kesecikleri sayesinde hava daimi olarak akciğer içinde tek yönlü olarak akar. Bu sayede kuş, havadaki oksijeni kesintisiz olarak alabilir. Böylece kuşun yüksek enerji ihtiyacı karşılanmış olur. "Avien akciğer" olarak bilinen bu özel solunum sistemi, Michael Denton tarafından A Theory in Crisis adlı kitabında şöyle anlatılmaktadır:

Kuşlarda ana bronş, akciğer dokusunu oluşturan tüplere ayrılır. "Parabronş" olarak adlandırılan bu tüpler sonunda tekrar birleşerek, havanın akciğerler boyunca tek bir yönde devamlı akımı sağlayacak sistemi meydana getirirler... Kuşlardaki akciğerlerin yapısı ve genel solunum sisteminin çalışması tümüyle kendine özgüdür. Kuşlardaki bu "avien" sistemi başka hiçbir omurgalı akciğerinde bulunmaz. Bu sistem bütün kuş türlerinde aynıdır. (Michael Denton, A Theory in Crisis, Adler & Adler, 1986, s. 210-211.)

Önemli olan, çift yönlü hava akışına sahip olan sürüngen akciğerinin, tek yönlü hava akışına sahip olan kuş akciğerine evrimleşmesinin imkansız oluşudur. Çünkü bu iki akciğer yapısının arasında kalacak bir "geçiş" modeli mümkün değildir. Bir canlı yaşamak için daimi nefes almak zorundadır ve akciğer yapısını baştan aşağı değiştirecek bir tasarım değişikliği mutlak ölümle sonuçlanacaktır. Kaldı ki bu değişiklik evrime göre milyonlarca yıl boyunca kademe kademe gerçekleşmelidir, oysa akciğeri çalışmayan bir canlı birkaç dakikadan fazla yaşayamaz.

Michael Denton, kuş akciğerinin kökenine evrimci bir açıklama getirmenin imkansızlığını şöyle belirtir:

Böyle tamamen değişik bir solunum sisteminin, azar azar küçük değişiklerle standart omurgalı dizaynından evrimleşmiş olduğu iddiası, düşünülmeden ortaya atılmış bir tezdir. Solunum faaliyetinin bu evrim süresince hiç aksamadan korunması, organizmanın hayatını sürdürmesi için gereklidir. En küçük bir eksik fonksiyon ölümle sonuçlanacaktır. Kuş akciğeri de, içinde dallanmış olan parabronşlar ve bu parabronşlar hava sağlanmasını garanti eden hava kesesi sistemi ile birlikte en üst düzeyde gelişmiş olana kadar ve beraberce, iç içe geçmiş mükemmel bir şekilde işlevini yapana kadar, bir solunum organı olarak görev yapamaz. (Michael Denton, A Theory in Crisis, Adler & Adler, 1986, s. 211-212.)

Kısacası, kara tipi akciğerden hava tipi akciğere geçiş, ara geçiş safhasında bulunan bir akciğerin hiçbir işlevselliğinin olmaması nedeniyle mümkün değildir.

Bu konuda belirtilmesi gereken bir ikinci nokta, sürüngenlerin diyaframlı, kuşların ise diyaframsız bir solunum sistemine sahip olmalarıdır. Bu farklı yapı da, yine iki akciğer tipi arasında gerçekleşecek bir evrimi imkansız kılar.

Solunumsal fizyoloji alanında otorite sayılan John Ruben, bu konuda şu yorumu yapar:

Theropod bir dinozorun kuşlara evrimleşmesi, diyaframında ciddi bir dezavantaj oluşmasını gerektirecektir, ama bu durum canlının nefes alma yeteneğini çok kritik bir biçimde sınırlayacaktır... Buna neden olabilecek bir mutasyonun selektif bir avantaj sağlaması imkansız gözükmektedir. (Ruben, J. A., T. D. Jones, N. R. Geist and W. J. Hillenius, "Lung Structure And Ventilation in Theropod Dinosaurs and Early Birds", Science 278:1267.)

Kuş akciğerinin evrime meydan okuyan bir diğer özelliği, hiçbir zaman havasız kalmayan ve kaldığında "çökme" tehlikesiyle karşılaşan ilginç yapısıdır. Michael Denton, bu konuyu da şöyle açıklar:

Bu denli farklı bir solunum sisteminin, standart omurgalı dizaynından nasıl evrimleşmiş olabileceğini düşünmek neredeyse imkansızdır. Özellikle de solunum sisteminin çalışır halde korunmasının bir organizmanın yaşamı için ne kadar zorunlu olduğu düşünüldüğünde. Dahası, avien akciğerinin kendine özgü form ve fonksiyonu, daha birçok özelleşmiş adaptasyonu gerektirecektir... Çünkü öncelikle, avien akciğeri vücut duvarlarına sıkıca tutturulmuştur ve hacim olarak genişlemesi mümkün değildir. Öte yandan, akciğerdeki hava tüplerinin çok dar yarıçapları ve bunların içindeki herhangi bir sıvının yüksek yüzey gerilimi nedeniyle, avien akciğeri, diğer omurgalıların aksine, kendi içinde çökmüş bir durumdan alınıp yeniden havayla doldurulamaz... (Bu yüzden) Kuşlarda, akciğerin içindeki hava kesecikleri, diğer omurgalıların aksine, hiçbir zaman boşaltılmaz. Aksine ciğerler ilk gelişmeye başladıkları andan itibaren daima ya sıvıyla (embriyo aşamasında) ya da havayla doludurlar. (Michael J. Denton,. Nature's Destiny, Free Press, New York, 1998, s. 361.)

Yani, kuşların akciğer kanalları o kadar dardır ki, bu akciğerin içindeki hava kesecikleri diğer kara canlılarının ciğerleri gibi havayla dolup boşalamaz. Eğer kuş akciğeri bir kez tam olarak boşalsa, kuş bir daha ciğerlerine hava çekemeyecek ya da en azından bunu yapmakta çok büyük bir zorluk çekecektir. Bu yüzden akciğerin etrafına yerleştirilmiş olan hava kesecikleri sürekli bir hava akışı sağlar ve ciğerleri havasız kalıp sönmekten korur.

Elbette ki, sürüngenlerin ve diğer omurgalıların akciğerlerinden tamamen farklı olan ve olağanüstü derecede hassas dengelere dayanan bu sistem, evrimin iddia ettiği gibi bilinçsiz mutasyonlarla, kademe kademe gelişmiş olamaz. Denton, kuş akciğerinin bu yapısının Darwinizm'i geçersiz kıldığını şöyle ifade etmektedir: Kuş akciğeri, bizleri, Darwin'in "eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır" şeklindeki meydan okuyuşuna cevap vermeye götürmektedir. (Michael J. Denton, Nature's Destiny, Free Press, New York, 1998, s. 361-62.)
Share:

MUCİZE KARIŞIM: ANNE SÜTÜ

Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Banadır." (Lokman Suresi, 14)

Anne sütü, bebeğin besin ihtiyaçlarını eksiksiz olarak gidermek ve bebeği olası enfeksiyonlara karşı korumak üzere Allah'ın yaratmış olduğu benzersiz bir karışımdır. Anne sütündeki besin maddelerinin dengesi en ideal ölçülerdedir ve bebeğin henüz olgunlaşmamış vücut sistemleri için en uygun formdadır. İçeriğindeki besin değerlerinin bebek için ideal ölçülerde olması nedeniyle "mucize karışım" olarak adlandırılabilecek anne sütü, bebeğin beyin hücrelerinin büyümesini sağlayan ve sinir sistemi gelişimini hızlandıran besinler açısından da oldukça zengindir.98 Günümüzün en son teknolojisi ile hazırlanan bebek mamaları dahi bu mucizevi besinin yerini tutamamaktadır.

Araştırmalar sonucunda, anne sütünün bebeğe olan faydalarına her geçen gün yenileri eklenmektedir. Örneğin anne sütü ile emzirilen bebeklerin özellikle solunum ve sindirim yolu enfeksiyonlarından korundukları ortaya çıkmıştır. Çünkü anne sütündeki antikorlar enfeksiyona karşı doğrudan koruma sağlarlar. Anne sütünün diğer anti-enfeksiyon özellikleri ise "normal flora" denilen "iyi" bakteriler için dostça bir ortam sağlarken, zararlı bakteriler, virüsler ya da parazitlerin barınmasına da engel teşkil etmesidir. Ayrıca anne sütünde, bulaşıcı hastalıklara karşı bağışıklık sistemini düzenleyen ve iyi çalışmasını sağlayan faktörler de tespit edilmiştir.99

Anne sütü, bebeğin en kolay sindirebileceği besindir. Çok zengin gıda içeriği olmasına karşın, bebeklerin hassas sistemlerine uygun olarak sindirimi kolaydır. Böylece bebek, besinlerin sindirilmesine daha az enerji kullandığı için, enerjisini diğer vücut faaliyetlerine, büyümeye ve organlarının gelişimine harcamış olur.

Erken doğum yapan annelerin sütünde mucizevi bir şekilde, bebeğin ihtiyacına yönelik olarak daha fazla yağ, protein, sodyum, klorür ve demir bulunur. Nitekim kendi annelerinin sütüyle beslenen erken doğan (prematüre) bebeklerde, göz işlevlerinin daha iyi gelişmesi, zeka testlerinde daha başarılı olma gibi pek çok üstünlük tespit edilmiştir.

Anne sütünün yeni doğan bebeklerin gelişimi için önemlerinden biri, omega-3 yağ asitlerini içermesidir. Omega-3 yağ asitleri insan beyni ve retinasının önemli bir bileşeni olmalarından ötürü, özellikle yeni doğan bebekler açısından önemi büyüktür. Omega-3 özellikle hamilelik dönemi boyunca ve bebeklik döneminin başlarında, beyin ve sinirlerin uygun şekilde gelişimi için de çok önemlidir. Anne sütü de doğal ve mükemmel bir Omega-3 deposu olduğundan, bilim adamları anne sütünün önemini özellikle vurgulamaktadırlar.100

Ayrıca Bristol Üniversitesi bilim adamlarının yaptıkları araştırmalarda, anne sütüyle beslenmenin uzun vadedeki faydaları arasında, tansiyon üzerinde olumlu etkisinin bulunduğu ve bu sayede kalp krizi risklerinin azald?ğı ortaya konmuştur. Araştırmayı yapan ekip, anne sütünün koruyuculuğunun içeriğinden kaynaklandığını belirtmektedir. Circulation adli tıp dergisinde yayımlanan araştırma sonuçlarına göre, anne sütü ile beslenen bebeklerin kalp hastalıklarına yakalanma riski daha azdır. Anne sütünde damar sertliğini önleyen yağ asitlerinin bulunması, anne sütü ile beslenen bebeklerin daha az sodyum tükettikleri ve aşırı kilo almadıkları için, anne sütünün kalp sağlıkları üzerinde olumlu etkiye sahip olduğu gerçeğini ortaya konmuştur.101

Bunların yanı sıra ABD'deki Cincinnati Üniversitesi'ne bağlı çocuk hastanesinde görevli Lisa Martin başkanlığındaki ekip, anne sütünde bulunanyüksek miktarda "adiponektin" isimli protein hormonu bulduin, vücudun yağ metabolizmasında etkili olduğunu açıkladılar.102 Kanda yüksek miktarda adiponektin bulunması kalp krizi riskinin azalması ile bağlantılı kabul edilir. Obez ve kalp krizi daha yüksek olan kişilerde ise kandaki adiponektin miktarı düşüktür. Bu nedenle anne sütüyle beslenen bebeklerin, ilerde fazla kilolu olma riskinin bu proteine hormona bağlı olarak azaldığı tespit edildi. Bunun yanı sıra anne sütündeki leptin denilen ve yağ metabolizmasında çok önemli bir rolü olan bir diğer hormonun da olduğu tespit edildi. protein de vücutta yağın düzenlenmesine ayrıca yardımcı olmaktadır. Bilim adamlarınca leptin vücutta yağ olduğuna dair beyne gönderilen bir sinyaldir. Dolayısıyla Dr. Martin'in açıklamalarına göre, bebekken anne sütü ile al?ınan bu proteinlerhormonlar, ileri yaşlarda obezite, 2. tip şeker hastalığı, ensülin direnci ve koroner damar rahatsızlığı gibi hastalı?kların riskini azaltmaktadır. 103
"En Taze Besin" İle İgili Gerçekler

Anne sütü ile ilgili gerçekler bu kadarla da sınırlı değildir. Anne sütünün bebeğe sağladığı katkı, bebeğin geçirdiği evrelere göre değişmekte ve bebeğin hangi döneminde hangi besine ihtiyacı varsa sütün içeriği de bu döneme göre farklılık göstermektedir. İdeal sıcaklığı ile her an hazır olan anne sütü, içinde bulunan şeker ve yağ ile beyin gelişiminde de önemli bir rol oynar. Bunun yanı sıra içeriğindeki kalsiyum gibi elementler, bebeğin kemik gelişiminde büyük bir pay sahibidir.

Bu mucizevi karışım süt olarak adlandırılmasına rağmen, aslında anne sütünün %90'ı sudan oluşmaktadır. Bu da son derece önemli bir özelliktir. Çünkü bebeklerin besinin yanı sıra sıvı olarak suya da ihtiyaçları vardır. Anne sütü haricinde alınacak su ya da diğer yabancı maddelerin tam anlamda hijyeni sağlanamayabilir. Ancak %90'ı su olan anne sütü ile bebeğin su ihtiyacı da en hijyenik şekilde karşılanmaktadır.


Anne Sütü ve Zeka

Yapılan bilimsel araştırmalar anne sütü içen bebeklerin zeka gelişiminin içmeyen bebeklere oranla daha fazla olduğunu göstermektedir. Kentucky Üniversitesi uzmanlarından Jame Anderson'ın, anne sütüyle beslenen bebekler ile biberonla beslenenler arasında karşılaştırma yapan araştırması sonucunda, "anne sütüyle beslenen bebeklerin IQ'larının, biberonla beslenen bebeklere oranla 5 puan daha fazla olduğu" saptanmıştır. Bu araştırma sonucunda, bebeğin zekasının anne sütüyle gelişiminin 6 aya kadar olabileceği, 8 haftadan az anne sütü emen bebeklerde ise anne sütünün zeka üzerinde yarar sağlamadığı da belirlenmiştir.104


Anne Sütü Kansere İlaç mı?

Yapılan çalışmalar sonucunda, hakkında yüzlerce makale yayınlanan anne sütünün son olarak da bebekleri kanserden koruduğu ispatlanmış, fakat bunun mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Araştırmacılar, laboratuvarda yetiştirilen kanser hücrelerinin anne sütü tarafından öldürüldüğünün ispatlanması ile büyük bir potansiyel ortaya çıktığını belirtmişlerdir. İsveç'te Lund Üniversitesi'nde doktor ve immünolog olarak çalışan Catharina Svanborg, anne sütündeki bu mucizevi sırları keşfeden ekipte bulunmuştur. Lund Üniversitesi'ndeki bu ekip normal anne sütünün kanserin her çeşidi için bir koruma sağlamasını mucizevi bir keşif olarak değerlendirmişlerdir. (“Breakthrough in Cancer Research,” http://www.mediconvalley.com/news/Article.asp?NewsID=635)

Başlangıçta, yeni doğmuş bebeklerden almış oldukları bağırsak-mukoza hücrelerini anne sütü ile işleyen araştırmacılar, neticede Pnemococcus bakterisi tarafından meydana getirilen ve pneumonia (zatürree) olarak adlandırılan hastalığı, anne sütünün çok iyi bir şekilde durdurduğunu gördüler. Ayrıca anne sütü ile beslenen bebekler, biberonla beslenenlere göre çok daha az duyma güçlüğü ile karşılaşmakta ve solunum sistemi enfeksiyonlarına da çok daha az yakalanmaktaydılar. Birbirini takip eden çalışmalar sonrasında, anne sütünün kansere karşı da bir koruma sağladığını gördüler. (Çocuklukta görülen lenf kanseri riskinin biberon ile beslenen çocuklarda dokuz kat daha fazla olduğunu gösterdikten sonra, aynı sonuçların diğer kanser türleri için de geçerli olduğunu fark ettiler). Çıkan sonuca göre anne sütü kanserli hücrelerin yerini tam olarak belirliyor ve daha sonra da onları öldürüyor. Kanserli hücreleri tespit ederek öldüren ise anne sütünde bol miktarda bulunan alpha-lac (alphalactalbumin) olarak adlandırılan maddedir. Alpha-lac süt içindeki laktoz şekerinin üretilmesine yardım eden bir protein tarafından meydana getirilmektedir.


Bu Eşşiz Nimet Yüce Allah'ın Bir Lütfudur…

Anne sütü ile ilgili başka mucizevi bir özellikse, bebeğin anne sütü ile 2 yıl boyunca beslenmesinin son derece faydalı olduğudur.105 Bilimin yeni keşfettiği bu önemli bilgiyi Allah bizlere Kuran'da "Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler…" (Bakara Suresi, 233) ayetiyle 14 asır önce bildirmiştir.

Korunmaya, beslenmeye muhtaç olarak doğan bebek için, annenin kendisi en ideal gıda olan anne sütünü, vücudunda üretmeye karar vermediği gibi, değişen besin değerlerini de, kuşkusuz annenin kendisi belirlememektedir. Her canlının ihtiyacını bilen ve onları rızıklandıran Yüce Allah, anne sütünü annenin bedeninde, bebek için yaratmaktadır.
Share:

Bunlara Göz Atmalısın

Stats

Bu Blogda Ara

Arşiv

Hakkında

Teknoloji manyağı

Latest Posts

Featured

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Mutlaka Okumanız Gerekenler

AD BANNER

Etiketler

Blog Arşivi